Emrah Göker'in İstifhanesi

GNU Terry Pratchett

Sonbaharda iki Bourdieu klasiği: Dünyanın Sefaleti ve Ayrım

leave a comment »

Heretik’ten Ekim ve Kasım 2015’te arka arkaya iki Pierre Bourdieu klasiğinin Türkçesi çıktı:

Şehir etnografisi, göç, yoksulluk ve yoksunluk konularında ekolün kolektif çalışması (aslında, Bourdieu’nün orkestra şefliğinde senfonik bir eser) Dünyanın Sefaleti geçen ay satışa çıktı. Hacim ve sosyolojik yoğunluğu açısından “ağır” bir çalışma olduğu söylenebilir, ekolün bu alandaki çalışmalarına yeni giriş yapıyorsanız Levent’in yazdığı Takdim’i atlamayın derim. Çalışmanın sorunlarıyla ilgili de önemli ipuçları vermiş Levent burada. Her şekilde, eğer Türkiye’de şehir sosyolojisiyle ilgileniyorsanız, Dünyanın Sefaleti etrafından kolay kolay dolanamayacağınız bir eser.

Birkaç gün önce de 1979’da yayımlanan ve Bourdieu’nün Anglo-Sakson sosyal bilim dünyasında şöhretleşmesinin tetikleyicisi olan Fransız sınıf yapısı hakkındaki çalışması Ayrım: Beğeni Yargısının Toplumsal Eleştirisi nihayet dolaşıma girdi. Hakkını tam veremesek de, bu muazzam araştırmayı bağlamlaştırma çabasıyla Güney’le bir Takdim kaleme aldık, şuradan indirebilirsiniz. Gerçek bir bağlamlaştırma, kitabın etkisini tartışma, empirik bulgularını değerlendirme ve her yönüyle ele alma için kültür-sınıf kesişiminde çalışan, çalışmak isteyen herkese önerim: Bu yıl çıkan The Routledge Companion to Bourdieu’s ‘Distinction’ adlı derlemeye bakın. (Bu “Ayrım’a Rehber” çalışmasını Türkçe’ye kazandırmayı düşünebilecek yayıncıların da aklına düşürmüş olayım.)

Diğer yandan, Ayrım’ın açtığı çığırda nereye gelinmiş (ecnebi deyişiyle, “state of the art nedir”), Bourdieu’nün çalıştırdığı aksam bugün ne kadar işler, çabuk bir güncelleme peşindeyseniz Kasım 2015 içinde iki tane toplantının kayıtlarına yönlendirmek isterim: “Kültürel sermaye” konusundaki en yeni çalışmaların tartışıldığı bir panel, “New Forms of Cultural Capital“, LSE’de 16 Kasım’da gerçekleşti (podcast ve videosuna erişebiliyorsunuz). Mike Savage moderatörlüğünde Philippe Coulangeon, Sam Friedman ve Laurie Hanquinet’in çalışmaları alanda katedilen yol hakkında bir fikir verecektir. İkinci olarak, İngiliz empirik sınıf araştırmalarının dev ekibi yine LSE’de 2 Kasım’da “Social Class in the 21st Century” başlıklı bir panel düzenlediler (yine, podcast veya video formatında takip edebilirsiniz). BBC desteğiyle tamamlanan “Büyük Britanya Sınıf Yoklaması“nın yöneticisi ekibin sınıf araştırması konusunda nereye gelindiği, İngiliz sınıf yapısının nasıl analiz edilebileceği ile ilgili konuşmalarına kulak kabartın. Niall Cunningham, Fiona Devine, Sam Friedman, Daniel Laurison, Lisa Mckenzie, Mike Savage, Helene Snee, Paul Wakeling ve Nicola Lacey bu ekibin içindeki önemli araştırmacılar. Ayrıca, Savage öncülüğündeki bu kolektifin yeni kitabı da, “sınıf önemlidir” diyen her sosyal bilimcinin incelemesi gereken bir çalışma kanımca: Social Class in the 21st CenturyTürkiye’de genellikle sınıfsal mesafelerle ilgili teorik konuşma (ve kavga) araştırma tasarımlarından daha çok seviliyor, ama böyle bir ekibi çıkarabilecek seviyede araştırmacılarımız var. Umuyorum benzer çalışmalar Türkiye’de de yapılır.

Written by Emrah Göker

21 November 2015 at 13:45

“Devrimci Şiddet”in Sosyal Analizinin Genel ve Tipsel Momentleri – Vefa Saygın Öğütle

with one comment

Vefa’nın bu yazısı Mesele’nin 106. sayısında yayımlandı, şuradan aktardım. (Fotoğraf: 1916 Paskalya Ayaklanması’ndan sonra Dublin sokaklarında yakacak odun toplayan çocuklar.)

Ne gül, ne ağla, sadece anla. – Spinoza

Devrimler çağı olarak adlandırılan geçtiğimiz yüzyılda devrimci hareketlerin taktik ve stratejilerine, hedeflerine ve yaratmayı amaçladıkları politik, sosyal ve kültürel dönüşümlere dair hatırı sayılır bir külliyat oluşmasına karşın, bu hareketlerde cisimleşen “militan” figürünün muhtevasına ilişkin, büyük oranda propaganda ve karşı-propaganda içeriği taşıyan metinlerin dışında görece az sayıda çalışma yapılmıştır. “Devrim” fikri ile “politik şiddet” olgusu arasındaki içsel (yani, her birini diğerinin varlık koşulu hâline getiren) rabıta göz önüne alındığında, bu tür bir analizin kapsamı ve gerekliliği açık bir biçimde kendisini gösterir. Buna girizgâh mahiyetindeki daha ayrıntılı bir çalışmayı başka bir yerde yapmıştık.[1] Burada ise, o çalışmada öne sürülmüş argümanları özetlemeye, sarihleştirmeye, genelleştirmeye ve yer yer geliştirmeye çalışacağım. İleri sürülen saptama ve tezlerin, her ne kadar belirli bir mesainin ürünü olsalar da, yine de önemli ölçüde heuristik / keşifsel bir içerik taşıdığını ve dolayısıyla yanlışlanmaya açık olduğunu açık yüreklilikle belirtmek isterim.

“Devrimci şiddet”e[2] dönük sosyalbilimsel bir analiz girişiminin, ilk etapta, psikolojist ve felsefî-antropolojik çerçevelerle arasına mesafe koyarak işe başlaması gerekir. Burada karşımıza çıkan en temel entelektüel doxa, liberal antropoloji anlayışından beslenen, politika ve şiddetin birbirini dışladığı argümanıdır. İdeal iletişim durumuna dair normatif bir içeriğe sahip bu anlayış, gözden kaçırılmaması gereken ütopik vizyonuna karşılık, fiiliyatta politik şiddetin doğal sosyal temeli olan taşlaşmış sömürü ve tahakküm ilişkilerinin analizde aktif bir biçimde devreye sokulmasına engel teşkil eder. Dolayısıyla bu anlayıştan neşet eden (a) insanın rasyonalitesi doğa durumundan çıkmak için politikayı keşfettiğine göre şiddet, insan doğasıyla yahut insan psişesiyle açıklanabilecek bir durumdur ve (b) yine aynı sebepten dolayı şiddet, “toplum-öncesi”, yani hem anti-politik hem de anti-toplumsal bir durumdur, argümanlarına karşı sosyal bilimci, temel bir politik şiddet formu olarak devrimci şiddetin hem sosyal hem de politik karakterini vurgular.

Psikolojist çerçevelerin temelinde de aslında büyük oranda yukarıdaki (a) argümanının önvarsayılması yatar. Burada ya bilinç unsurlarını (inançlar, kavramlar, değerler vs.) ya da “saldırganlık” başlığı altında toplanabilecek güdü ve dürtüleri merkeze alan çerçeveler söz konusudur. Sosyal düzlem ise (“ortam/çevre” şeklinde) bu inanç yahut güdülerin salt tetikleyicisi durumunda olup hem bulanık hem de homojen (ve her halükarda verili) bir sahne dekoru niteliği arz eder. Yine bu başlık altında ele alınabilecek “hoşnutsuzluk temelli” açıklamalar ise ilk bakışta sosyal koşulları göze alır ve daha sofistike gibi görünür. Gelgelelim, Goodwin’in de belirttiği üzere[3] hoşnutsuzluk devrimci şiddet eyleminin bir koşulu olsa bile, şiddet eylemleri biçimlerine ne yolla neden olduğu açık değildir. Ayrıca eklemek gerekir ki burada bir yöntem hatası da söz konusudur; zira, yorumlayıcı açıklama çabalarında sıklıkla varsayıldığının aksine, motiflerden nedenlere hemen hiçbir zaman pürüzsüzce geçilemez. Psikolojik temelli kavrayışların devrimci şiddet aktörlerine dair hiçbir şey anlatmadığını iddia ediyor değilim hiç kuşkusuz. Fakat somut devrimci şiddet hareketlerini birer bağımsız değişkene çeviren bu çerçeveler, farklı tarihsel şiddet pratikleri arasına anlamlı ayrımlar koyamazlar.

Bu epistemolojik engellerin geride bırakılmasıyla birlikte, sosyalbilimsel analizde devrimci şiddet aktörlerinin teorik-politik ve pratik-politik rasyonaliteleri belirginlik kazanmaya başlar. Teorik rasyonalite ayağında, belirli sosyal çelişkilerin politikanın diline tahvil edilmesi ve buna bağlı olarak bir politik topos (“halk”, “ulus”, “proletarya”, “İslâm ümmeti” vs.) kurgulayan devrimci şiddet aktörünün bu politik toposun içine temsil gücüyle (“parti”) yerleşmek için onu inşa etmeye girişmesi söz konusudur. Bununla birlikte devrimci şiddet aktörü kendi “düşman”ını da işaretlemeye girişir ve aktörün türdeşleşmesi/yoğunlaşması ve gücü oranında bu kurgu gerçeklik kazanmaya başlar. Devrimci şiddet aktörünün (“parti”nin) aklı, âdeta iç savaş koşullarına monte edilmiş bir Clausewitz gibi çalışır (ki bu Clausewitzçi kurgunun gerçeklik kazanmasında devletin tüm mekanizmalarıyla birlikte iç savaş konseptine uyum sağlayıp sağlamadığı belirleyicidir). Politikleşme, politize olma fenomeninin, genel olarak, ayrışma ve kopuşlara dayalı düşmanlaşma süreci ile birleşme ve ittifaklara dayalıdostlaşma sürecini doğası gereği bir arada ihtiva ettiği göz önüne alındığında, devrimci şiddet aktörlerinin teorik-politik bir rasyonaliteye ziyadesiyle sahip oldukları görülecektir. Bu noktada sıklıkla kafa karışıklığı yaratan bir hususu vurgulamak gerek: Söz konusu biçimiyle tecessüm eden stratejik rasyonalite hemen her zaman dogmatikleşme eğilimine girer ve hattâ bunun kaçınılmaz olduğu, olması gerekenin bu olduğu dahi söylenebilir. Ne var ki dogmatikleşme, çoğu zaman karıştırıldığının aksine, irrasyonelleşme anlamına gelmez, olsa olsa dogmatik bir akıldan söz edilebilir. [4]

Öte yandan, devrimci şiddet aktörünün pratik-politik rasyonalitesi görece daha esnek bir karakter arz eder. Bu, şiddet araçlarının kimlere, ne zaman ve hangi koşullarda yöneltildiğiyle ilgili bir durumdur. Şiddet araçlarının devletin militer ve paramiliter güçlerine yöneltilmesi, tüm devrimci şiddet aktörlerinin ortaklaşa paylaştıkları bir özelliktir ve kuşkusuz askerî türden bir rasyonaliteyi içinde barındırır. Ancak tarihsel pratikler açısından ayrım koymayı ve analizi derinleştirmeyi sağlayan şey, şiddet araçlarının hangi sivillere yöneltildiği, “işbirlikçi siviller” [complicitious civillians] olarak hangi sınıf, zümre ya da etnik veya dinî grubun işaretlendiğidir. Goodwin, “seçici terörizm” ile “kategorik terörizm” arasındaki ayrımı da buradan hareketle çizer.[5] Seçici terörizmde şiddet araçlarının bireysel kimlikleri ya da rolleri nedeniyle sivillere karşı kullanımı söz konusudur: Politikacılar, üst-düzey bürokratlar, devrimcilerin destekçilerini hedef alan mafya türü adi suçlular vs. Kategorik terörizm ise “düzen işbirlikçisi” olarak tanımlanmış sosyal sınıflara, etnik veya dinî gruplara yahut milliyetlere mensup sivillere yöneltilen şiddet biçimidir. Sözgelimi, Marksist-Leninist bir ideolojik formasyon doğrultusunda hareket eden bir “parti”nin “burjuva sınıfı”nın mensuplarını hedef alması vakıadır, fakat İslâm devrimi perspektifinden “işbirlikçi” olarak tanımlanan sivil hedeflere saldırılar düzenlemesi beklenmez. Söz konusu pratik-politik rasyonalitenin, bu genel içeriğinin yanı sıra, esnekliğini arttıran bir diğer önemli unsur ise her halükarda konjonktürel durumların hesaba katılıyor olmasıdır; bu demektir ki devrimci şiddet aktörü, “düşman” genel kategorisi altında işaretlediği “işbirlikçi siviller”e her zaman ve her koşulda saldırılarda bulunmaz. Burada kazanç ve maliyetlere dair oldukça incelikli hesaplamalar devreye girer.

Bir bütün olarak bakıldığında, psikolojist çerçevelere karşı devrimci şiddet aktörlerine stratejik seçimler yapabilen rasyonel özneler olarak odaklanan bu neo-Weberci tarihsel sosyoloji hattı, teorik-politik düzlemde tecessüm eden Doktriner ile pratik-politik düzlemde tecessüm eden Stratejist arasında salınan dolambaçlı akıl yürütme tarzlarının analizinde önemli imkânlar sunar. Gelgelelim, devrimci şiddeti politik-tarihselliğinden arındırıp salt kriminal bir vakaya dönüştüren ve uygulayıcısını da irrasyonalizm diyarına gönderen kavrayışlara karşı haklı olarak kolektif şiddet formlarının rasyonalitesini öne çıkaran bu sosyal analiz momentiyle yetinmek, somut bir şeyleri eksik bırakmak anlamına gelecektir. Bunun aşikâr sebebi, geri döndürülemez bedelleri göze alan devrimci şiddet uygulayıcısının salt rasyonalitesiyle kavranamaz olmasıdır. Başka bir deyişle, silâhlı mücadelenin gerekli olduğunu düşünmek ve stratejisini formüle etmek ile bizzat tetiği çekmek birbirinden çok farklı şeylerdir. Bu yeni analiz momentinde tecessüm eden sosyal tip ise Militan’dır.

Son yıllarda, toplumsal hareketlere ve giderek devrimci şiddeti örgütleyen gruplara katılım ve bağlanım aşamalarını ve mekanizmalarını açıklamaya dönük bir çalışma alanı oluşmuş durumda. Sözgelimi, “insanların, toplumsal hareketlere, yasal örgütlere katıldıkları gibi ‘katılmadıkları’”[6] saptamasından hareket eden Doug McAdam, genel bir “yüksek riskli eylemcilik” modeli öne sürmektedir. Katılım ânından başlayarak yüksek riskli angajmana doğru gerçekleşen süreci aşamalandıran[7] McAdam’a göre yüksek riskli eylemciliğe angaje olanlarda genellikle şu özelliklerle karşılaşılır: (a) Bir eylemcilik geçmişi, (b) hareketin ideoloji ve hedeflerine derin bağlılık, (c) eylemci ağına entegre olma ve (d) kişisel sınırlamalardan görece azade olma.

Bu literatür, katılımın aşama ve yoğunluk derecelerini sergilemesi bakımından, Militan’ın biyografik içeriğinin doldurulmasında epey faydalıdır. Gelgelelim, angajmanın sürdürülmesini sağlayan tipik duygulanımsal ve içsel deneyimler büyük ölçüde eksiktir burada. Oysa angajmanın gerçek anlamıyla anlaşılması, bir sosyal tip olarak militanı var eden ilişki biçimlerinin ve tipik duygulanımsal içeriğin açığa çıkarılıp sistematize edilmesini gerektirir. Fakat bunun için önce metodolojik bir uyarıda bulunmak gerekir: Somut sosyal tip[8] olarak Militan’a duygulanımsal bir içerik atfetmek ile birey-militana a priori psikolojik mekanizmalar isnat etmek aynı şeyler değildir. Zira karşımızda bir birey-aktör değil, tarihsel ve teorik inşasını ortaklaşa bir biçimde gerçekleştirmiş kolektif bir aktör bulunmaktadır. Dolayısıyla, bir somut sosyal tipin fâillerin içine yerleştikleri konumları, bu konumlarla zaman zaman çelişkili bir ilişki içerisindeki yatkınlıkları ve bu veçhile tipik belli başlı duygulanımsal öğeleri içerdiği göz önüne alındığında, sosyal analizin bu momentinde aklî, ruhsal ve bedensel pratikler sosyal-tipik bir biçimde serimlenmelidir. Bunun doğal sonucu ise, hermeneutik anlamayla yetinmeyerek bir fenomenolojik anlama çabası içerisine girmek, yani kendi kavram ve değerlerimizi tedricen terk ederek (paranteze alarak) ilgili somut sosyal tipin inşasında içerinin diline de yer açmaktır.

Bu noktada, öncelikle bir ortak hafızaya vurgu yapmak gerekir. İnsanların sosyal ve/veya psikolojik pek çok sebepten dolayı “sosyal deneyimleri standart hikâyeler olarak naklettiklerini, böyle analiz ve muhakeme ettiklerini ve bu şekilde hatırlayıp yeniden düzenlediklerini” belirten Charles Tilly’ye göre bir politik kimliğin oluşumu daima “biz-onlar sınırıyla ilgili ortaklaşa paylaşılan hikâyelerin … benimsenmesini gerektirir”.[9] Nitekim bu ortak standart hikâyeler, politik aktörün kendini ve temsil iddiasında bulunduğu politik topos’u inşa etme uğraşında, bütünlüklü bir ortak geçmişe doğru evrilir. Kısacası, ‘hikâyeler’ [story] bir ‘tarih’e [history] dönüşür. Böylece ortak baskı ve direnme deneyimlerinden hem teleolojik bir tarih yorumu hem de yeni bir benlik üretilmiş olur.

Bu ‘tarih’in doğal temeli olan ve tabir caizse çimentosunu sağlayan aslî bir diğer unsur, ortak bir dizi olayın varlığıdır. Ortalama bir kitle eylemcisinin bir silâhlı militana dönüşümünü açıklayabilecek somut bir olay yahut belirli bir gün ve tarih çoğu zaman yoktur, ancak yan yana geldiklerinde anlam kazanabilecek bir dizi olay vardır. Dolayısıyla dışarıdan bakıldığında dehşetli bir karar olarak algılanıp “sapkınlık” literatüründen sözüm ona psikolojik sorunlar atfedilen bu geçiş, aslında ilgili fâiller tarafından niteliksel bir sıçrama olarak değil, sadece bir derece ve yoğunluk farkı olarak tecrübe edilir.[10] Militan namzedi trajik bir karar vereceğinin farkındadır elbette, ama o bu karar ânına bir anda gelmemiştir; aynı sosyalizasyon süreçlerinden geçen ve belki de yüz yüze tanıdığı birçok insan bu kararı daha önce vermişti; yapması gereken sadece bir adım daha atmaktan ibarettir. Buradaki tecrübeyi, ilk başta kulağa biraz tuhaf gelecekse de, Howard Becker’ın cinsiyet değiştirme ameliyatı kararı örneğiyle karşılaştırmak pekâlâ mümkündür.[11] Becker bize, cinsiyet değiştirme dehşetengiz kararını alan bir bireyin, bu karara bir dizi ikincil sosyalizasyon sürecinin ve buna uygun bir dizi ara kararın sonucunda vardığını anlatır. Bu süreçler ve ara kararlar silsilesi anlaşılmadığında, transseksüel namzedimiz, tıpkı militan namzedi gibi, bir şimşek çakması gibi birden ve aniden tamamen irrasyonel süreçlerin ürünü bir kararın eşiğine gelmiş gibi görünür.[12]

Söz konusu hafıza ve deneyim birlikteliği, birey-militanlar arasındaki ilişkiye de özgün bir nitelik kazandırır. Zira kişilerin tek bir bahse tüm hayatlarını yatırdığı ve tamamen bağlayıcı etik kodların oluşturulduğu bir durumda kurulan ilişki, artık ilişkinin taraflarını aşan bir mahiyet arz eder. Nitekim kişilerin değil bizzat aralarındaki ilişkinin belirleyici hâle geldiği bu ilişki biçimi, aynı zamanda bir devlet embriyonu olan “parti”nin karşı-kurumlaşmairadesinin de bir yansımasıdır. Birey-militanın bu ilişkinin içerisinde kat ettiği tipik içkin deneyim, Alain Badiou’nün içeriden bildirenkavramlarını ödünç alırsak, bir “hakikat”in kendisi üzerinden meydana getirdiği “Ölümsüz”ü kendi “tikel zamanı içinde[13] korumayı sürdürmektir. Öyleyse Militan, söz konusu ikincil sosyalizasyon ve karar süreçlerinin sonucunda, kendini Tarih’in “özne”si olarak tecrübe etmektedir. O, çağrılmıştır.

Bu çağrılmış olma hâli, kimi zaman, tam da birey-militanı aşan ve onu “özne”leştiren süreci doğrular biçimde, trajik bir kararın kaynağı olarak resmedilir. Militan namzedinin verdiği “dünya değiştirme” kararının altında belirli türden bir mistik-trajik motifin yattığı söylenebilir. Georg Lukács’ın “Taktik ve Etik” metninde yer alan ve bu mistik-trajik tecrübeyi yine içeriden bir dille etkileyici bir biçimde ifade eden pasajı uzunluğu pahasına aktarmayı gerekli görüyorum:

Romanlarından birinde, 1904-1906 Rus devrimi sırasında bir terörist grubun lideri olan Ropschin, bireysel terör sorununu şöyle koyar:

“… cinayet yasaktır, mutlak ve affedilemez bir günahtır; ‘işlenemez’, ama yine de ‘işlenmelidir’.”

Kitapta başka bir yerde, teröristin eyleminin meşruiyetini (bu imkânsızdır) değil ama nihai ahlakî temelini, onun kardeşleri için sadece kendi hayatını değil, kendi saflığını, değerlerini, bizzat ruhunu feda etmesinde görür. Başka bir deyişle, sadece cinayetin hiçbir koşul altında meşru olamayacağını taviz vermeden, çekinmeden teslim eden kişi, sadece o, gerçek – ve trajik – ahlakî cinayeti işleyebilir. Bu en karmaşık insan trajedisini Hebbel’in Judith’i çok güzel ifade ediyor: ‘Tanrı benimle bana yüklenen eylem arasına günahı koymuşsa ben kim oluyorum da o günahtan kaçıyorum?’[14]

Bu trajik vizyon üzerine pek çok şey söylenip tartışılabilir elbette; fakat her hâlükârda, Militan namzedinin bu dehşetli kararın eşiğine gelmesinin basitçe ideolojik endoktrinasyonla açıklanamayacağı aşikâr olsa gerektir. Öte yandan, çağrılmış olan, başka bir deyişle taşkın bir ilişkiyi ve özneyi içinde barındıran ve böylelikle “ahlakî cinayet”i ve cehennemi kabullenmiş olan birey-militanın bu vasfını sürdürebilmesi ve mutlak biyografik kopuşunu gerçekleştirebilmesi için tedricen çok güçlü ve tipik duygu ve motiflerle donanmış olması gerekir.

Bu duygulardan ilki, belirli türden bir şeref duygusudur. Bunun askerî tarihteki kökleri, bir aristokrata bağlı ve zamanını talim yaparak geçiren paralı askerin yerine dinî inançlarla politik ihtirasları birleştiren yeni bir duygunun taşıyıcısı olan yurttaş-askerin geçişine dek sürülebilir. İlk kez İngiliz iç savaşında, Oliver Cromwell’in 1660’da feshedilen New Model Army’sinde karşımıza çıkan ve sonradan devletleşmiş formuyla ulus-devlet çağına damgasını vuran bu angaje politik varlık olarak yurttaş-asker tipinin yeniden iç savaş konseptine uyarlanmasıyla birlikte söz konusu şeref duygusunun özgün karakterini kazandığını söylemek pekâlâ mümkündür: “Şiddet yoluyla onuruna sahip çıkmanın dirilticiliği ve yeni insanı yaratacağı inancı”.[15]

Bir diğer önemli motif, ölümler üzerine edilen sözlerin bağlayıcı karakteridir. “Şehit”, ilahiyat ile politikanın kesişim noktasında duran sadakat kurucu bir söylem olmasının yanı sıra, sözünü ettiğim ilişkinin özgünlüğünden kaynaklı olarak, pek çok mikro ilişkilenme biçiminin başlangıçta taşıdığı “oyunsu” karakteri daha işin başında devre dışı bırakan bir mefhumdur. Dolayısıyla “şehit”lerin ardından edilen yeminler, Militan’ı inşa eden temel psiko-sosyal dinamiklerin başında gelir ve ortak hafızayla ortak olaylar silsilesinin aslî bileşenini oluşturur.

Üçüncü bir kurucu motif olarak arınma duygusundan söz etmek gerekir. Yeniden doğmak için geçmişin tüm pisliklerinden arınma teması, hem “parti”nin hem de “birey-militan”ın inşasında oldukça önemli bir yere sahiptir ve arınma, iç içe geçmiş bir biçimde hem ideolojik hem örgütsel hem de biyografik bir özellik gösterir. Dünya üzerinde bildiğimiz tüm devrimci şiddet hareketleri, önceden içinde yer alınan belirli bir politik ana gövdeden şiddetli bir kopuşla karakterize olmuştur. Mevcut geçmişi[16] tamamen yıkma ve yeniden doğmaya dönük messiyanik jest sonucu “parti”, ideolojik hesaplaşmalar içinde “devrimci çizgi”yi netleştirip ideolojik olarak kendini arındırır ve buna uygun örgütlenmeyi kurarak “devrimci olmayan unsurlar”ı bünyesinden uzaklaştırırken, hem kendisini sürekli yeniden üretecek bir ideolojik/örgütsel mekanizma yaratmış (zira arınma bir kerede olan ve biten bir şey değildir) hem de birey-militanın biyografik kopuşundan güçlü bir duygusal kavrayış üretmiş olur: Geride bırakılan hayatın yavanlığı ve bayağılığı. Nitekim birey-militanın geri dönülemez raddeye varmasının sebebi, eylemlerinin yasal sorumluluğu kadar bu duygudur da.[17]

Son olarak Militan, belirli bir adalet duygusuyla donanmıştır. Burada söz konusu olan, herhangi türden bir adalet fikrine yahut inancına sahip olmaktan ziyade, bizzat adaletin tecelligâhı hâline gelmektir: Gerçek adalet, Militan’ın ellerinde tecelli edecektir. Yukarıda sözünü ettiğim çağrılmışlık hâlinden doğan trajik karar ve sonrasındaki “ahlakî cinayet”in Militan’ın gözündeki meşruiyetinin aslî içeriğini tam da bu duygu oluşturur. O, verili hayatta bilfiil var olmayıp bir telos biçiminde bilkuvve mevcut bir ‘adalet’in taşıyıcısı ve uygulayıcısıdır. Devrimci şiddetin doktriner, stratejik, örgütsel ve biyografik veçheleri böylece sıkı sıkıya birbirine bağlanmış olur.

Bir modern çağ fenomeni olan devrimci şiddetin felsefî temelinde, kendi gizil potansiyellerini gerçekleştirip kendini baştan yarataninsan Romantik-vizyonu ile, kendinde radikal bir toplumsal değişimin öncüsü gücünü bulan ve dolayısıyla sistematik bir adaletsizliği, bir düşmüşlüğü yahut bir küfrü gidermek üzere bir “halk”ı (“ulus”u yahut “ümmet”i) baştan yaratma misyonunun üstlenildiği volontarist vizyon arasındaki özgün ve bir o kadar gerilimli ilişkinin bulunduğunu sanıyorum öne sürebilirim. Gerek kişisel gerek kolektif aktörün kendisiyle birlikte bir bütün olarak toplumu kökünden kavramaya ve böylelikle topyekûn arınmaya ve yeniden doğmaya yeltendiği ve bir toplum olma ihtiyacının kasıp kavurduğu bu gerilimli bileşim, Marksist jargon içerisinde Che Guevara’nın “yeni insan”ında paradigmatik ifadesini bulur. Ulusal hareketler içerisinde bu Guevaracı figür Fanoncu bir içerik kazanır: Evrensel bir yeni insan olarak değil, kendisiyle birlikte düşmüş bir ulusu da dirilten bir ulus varlığı olarak yeniden-doğuş. Dinsel motifli devrimci şiddetin ise aslında diğer ikisinin örtük prototipi, dolayısıyla devrimci şiddetin aslına rücu edişi olduğunu düşünmekteyim.

Son olarak; devrimci şiddetin dışa vurduğu meşruiyet talebi, fenomenolojinin terimleriyle bir sınırlı anlam bölgesinin par excellence gerçeklik hâline gelme talebini içerdiği kadar, aynı zamanda angaje aktörlerin bir devlet embriyonunun parçası olduğu gerçeğinin de tasdikidir. Dolayısıyla ilgili fenomen, teorik-rasyonel, pratik-rasyonel ve sosyal-tipik analiz çerçevelerini içeren yapısıyla, aynı anda birden fazla gözlükle çalışmayı gerektirmektedir. Bu yazıda ise sadece bu analiz çerçevelerinin varlığını göstermekle yetindim.


NOTLAR

[1] Bkz. Vefa Saygın Öğütle ve Hüseyin Etil, “1970-73 Türkiye’sindeki Devrimci Şiddet Momentinin Politik ve Sosyalbilimsel Bir Analizi”, Türkiye’de Siyasal Şiddetin Boyutları(ed. Güney Çeğin ve İbrahim Şirin), İletişim Yayınları, İstanbul, 2014, s. 249-316. Yazı içerisinde atıf yoğunluluğu yaratmamak adına bu çalışmaya atıfta bulunmayacağım.

[2] “Devrimci şiddet” kavramını, herhangi bir politik ideoloji içerisinde “devrim”in ne olduğuyla doğrudan bağlantılandırılan anlamıyla değil, daha geniş ve sosyolojik anlamıyla kullanıyorum. Faydalı bir tanım için: “politik bir topluluğun içinde, politik rejime, aktörlerine –bunlar rakip politik gruplar olabileceği gibi, mevcut iktidarın temsilcileri de olabilir– ya da politikacılarına yönelik her kolektif saldırı (…) radikal bir toplumsal değişim ideolojisi uyarınca devlet iktidarına saldırmaya çalıştığı [durumda] ‘devrimci’dir” (Isabelle Sommier,  Devrimci Şiddet, çev. Işık Ergüden, İletişim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 21-22).

[3] Jeff Goodwin, “Devrimci Terörizmi Anlamak”, çev. Ferdan Ergut, Tarihsel Sosyoloji: Stratejiler, Sorunsallar, Paradigmalar(ed. Ferdan Ergut ve Ayşen Uysal), Dipnot Yayınları, Ankara, 2007, s. 221.

[4] Weber’in “tözel” ve “formel” rasyonalite ayrımından başlayarak günümüzde oldukça spesifik bir hâl alan farklı rasyonel biçimlerini teşhis etmeye dönük teorik girişimlerin sistematik bir analizi için bkz. Jon Elster, Ekşi Üzümler: Rasyonalitenin Altüst Edilmesi, çev. Barış Cezar, Metis Yayınları, İstanbul, 2008.

[5] “Terör(izm)” teriminin, devletin şiddet tekelini tarihselleştirmeksizin onun dışındaki tüm kolektif (ve hattâ bireysel) şiddet biçimlerini tanımlamak için devreye sokulmuş, uluslararası düzlemde kriminalize edilmiş ve ortakduyusal, şeyleştirilmiş ve şeyleştirici kullanımını bir yana koyarsak, sosyalbilimsel açıklamada hatırı sayılır bir açıklama gücü bulunmaktadır. “Devrimci terörizm”in “şiddetin ve şiddet tehditlerinin devrimci bir hareket tarafından sivillere veya çatışmada bilfiil yer almayanlara karşı stratejik kullanımı” (Goodwin, a.g.e., s. 214) şeklindeki tanımı ise devrimci şiddet aktörlerinin pratik-stratejik rasyonalitelerini açığa çıkarmak bakımından önemli işlevler görmektedir. İlgili terimin bilhassa 1970’ler boyunca bizzat fâilleri tarafından da yaygın bir biçimde kullanıldığını geçerken not edelim.

[6] Bkz. Doug McAdam, “Recruitment to High Risk Activism: The Case of Freedom Summer”, American Journal of Sociology, cilt 92, No. 1, 1986, s. 66.

[7] Buna göre aile-içi sosyalizasyon ve diğer sosyalizasyon etkileriyle oluşan yeni fikirlere açık politik tutumlar sonucu “örgüte adam alan bir görevli”yle temas kuran kişi, “başlangıçtaki düşük riskli eylemcilik” evresine geçer. Düşük riskli eylemcilikten yüksek riskli eylemciliğe geçişi sağlayan temel belirleyen ise McAdam’ın “biyografik elverişlilik” olarak adlandırdığı, tam-zamanlı iş, evlilik gibi kişisel sınırlılıkların geride bırakıldığı durumdur. Döngü şu şekilde ilerler: eylemci ağına artan derecede eklemlenme → ideolojik sosyalizasyonun derinleşmesi → eylemci kimliğinin inşası → yüksek riskli eylemcilik (McAdam, a.g.e., s. 70-71).

[8] Bir somut sosyal tipin, belirli bir reel sosyal mekanizmayı kişileştiren Marx’ın Kapitalist’i ya da Weber’in Bürokrat’ı gibi “reel sosyal tip”lerden farklı olarak, renkli ve üç boyutlu olması gerekir. Eleştirel realizmin katmanlı gerçeklik kavrayışından hareketle “reel sosyal tip” ile “somut sosyal tip” arasına koyduğum ayrımın teorik temellendirmesi için bkz. Vefa Saygın Öğütle, Metodolojik Bireyciliğin Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 2013, s. 364-371.

[9] Charles Tilly, Stories, Identities, and Political Change, Rowman & Littlefield Publishers, New York, 2002, s. 73, 61.

[10] Nitekim McAdam da adı geçen çalışmasında sempatizanlar ile militanlar arasında ruhsal durum ve duygular açısından anlamlı bir fark olmadığını belirtmektedir.

[11] Bkz. Howard Becker, Mesleğin İncelikleri, çev. B. Öztürk, G. Metin, H. E. Mescioğlu, L, Ünsaldı, Ş. Geniş, Heretik Yayınları, Ankara, 2014, s. 63-66.

[12] Becker’ın ağır ironi yüklü pasajını ve hayalî diyalogunu konumuza uyarlarsam: Normal görünen bir Türkiyeliyi devlete karşı savaşmaya ve ölmeye yönelten şey ne olabilir? Soruyu böyle sormak, söz konusu eylemi tümüyle anlaşılmaz kılacaktır: “Kimler varmış burada! Selam! Samimi bir arkadaşa benziyorsun; devlete karşı savaşmak, insanları öldürmek ve kısa sürede ölmek ister misin? – Hayır, teşekkürler, hiç zahmet etmeyin!”

[13] Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, İstanbul, 2006, s. 58.

[14] Georg Lukács, “Tactics and Ethics”,http://socialistica.lenin.ru/txt/l/lukac_2.htm (Emrah Göker’in çevirisiyle).

[15] Sommier, a.g.e., s. 91.

[16] Mevcut geçmiş, diyorum çünkü devrimci şiddet hareketleri hemen her zaman bir muhayyel geçmişi, bir Altın Çağ imgesini barındırırlar.

[17] Sözgelimi, Türkiye sol devrimci şiddet geleneğinin kurucu figürleri olan Mahir Çayan ve İbrahim Kaypakkaya’nın metinlerinde “batak(lık)” metaforunun semptomatik sıklıkta yer alması tam da bu arınma motifinin bir tezahürüdür. Metaforun ilgili metinlerde kullanımında ideolojik, ahlakî ve şahsî itham iç içe geçmiştir: Onlar, bataklığa “yuvarlanmış”, “sürüklenmiş”, “itilmiş”, “saplanmış” ve “gömülmüş”, bataklıkta “kulaç atmış”, “çırpındıkça batmış” ve “boğulmuş”/”çürümüş”lerdir.

Written by Emrah Göker

18 October 2015 at 15:50

Genç Bir Akademisyene 14½ Gerçek ile Mütevazi Sesleniş

with one comment

Thanos Zartaloudis yazmış bu kısa notları, şurada gördüm, Türkçe söyledim (amentü spiniyle).

1. Her zaman kafan karışık olacak. Bu bir sorun değil.

2. Görüş dediğin değişken olur, ona sahip olmazsın, seni dinleyenler de olduğunu düşünmemeli.

3. Sana güya iyilik ederek iktidarını üzerinde ısrarla denemek isteyenlere güvenme. Şüphesiz ki onlar en güvensiz hissedenlerdir çünkü iktidarın dalından koparılan elma olmadığını bilir ama sürekli inkâr ederler.

4. Gıybete bulaşma. Etrafındakiler de bunu bilsin. Akademide gıybet en temel suikast taktiklerinden biridir: Yıkıcı ahmaklıklarından haz alan hazin varlıkların aracıdır.

5. Ne pahasına olursa olsun polemikten uzak dur. Polemiğini siyasetine dönüştüren şüphesiz ki en berbat akademisyen tipidir: Elinde bir tek aynası kalmış kasvetli narsisist.

6. Akademik ortamda tamamen açık, doğrudan olmamak için uğraşacaksın, dene, bil ki anlamsızlıkla çok vakit kaybedilecek. Yine de doğru siyaset bu, en beklenmedik zamanda ortaya çıkmak için gizlenmek.

7. Etkinliklerde zekice sorular sormak zorunda değilsin. Zaten asla o kadar zekice de olmayacak o sorular. Sana anlamlı ve açık gelen bir soru sor. Aksi halde dinle veya sessizce uyukla.

8. Tefekkürde, okumada ve yazmada yavaşlığa ve tereddüde sarılmalı kişi, ama en çok da kendi kendine ve başkalarıyla konuşurken. Hız iyi bir yaratıcı süreç değildir ama bazen, dayatılmadan, olumlu bir etkisi olabilir.

9. Çok lazımsa kızgın ol, ama mizahla karışık. İkincisi olmadan ilki çirkin bir şey.

10. Başarısız olmayı öğrenmekte er ya da geç ustalaşman gerek. Öğrenmeye, başarılı bir cümlede veya el hareketinde bile çuvalladığının farkına vararak başlarsın.

11. Adileşmek için asla iyi bir sebep yoktur, sebebi hatanın sende olması olabilir.

12. Akademik tarikatlerden koşarak kaç. Her zaman tek adam şovudur bunlar ve güç gösterisine dönüşmüş kincilikle doludur.

dinleeyakademik

13. Kimliğini inşa etmeyi bırak. Kimsede kimlik yok.

14. Çaresiz ve üzgün hissettiğinde kütüphaneye git ve yaşlı kitaplar arasında dolaş. Bazıları gerçekten çok genç onların. İşe yaramazsa yürüyüşe çık.

 

Written by Emrah Göker

15 October 2015 at 17:20

Posted in 09- "Bozamazsın Beni Dünya"

Tagged with

İlişkisel Sosyoloji: Ontolojik ve Teorik Yönelimler

with one comment

kapak-ilsos

Christopher Powell ve François Dépelteau tarafından derlenen İlişkisel Sosyoloji: Ontolojik ve Teorik Yönelimler (orj: Conceptualizing Relational Sociology: Ontological and Theoretical Issues, 2013), Özlem Akkaya’nın çevirisi ve Güney Çeğin ve Ali Esgin’in takdimi ile Phoenix Yayınları’ndan bu aralar çıkmak üzere. Sosyolojik çalışmada “ilişkisel” ne anlama geliyor, bu kategoriyi önemseyen farklı ekoller ne diyor, Türkçe’de bununla ilgili daha önce Güney’le Tözcülüğün Tasfiyesi’ni derlemiş, belli başlı yaklaşımlarla ilgili çeviri makaleler bir araya getirmiştik. Yeni derlemede aynı ekolleri de içeren, “ilişkisel sosyoloji” denen bulut içindeki farklı başka yaklaşımları da ele alan yazılarla Türkçe sosyal bilim okuyucusunun başvuru dağarcığı hayli genişlemiş olacak. (Kendi adıma sevindiğim nokta: Bana arada bir gelen “sizin Modus Operandi’nin ismindeki ‘ilişkisel’ ne demek, nasıl oluyor” sorusunun en azından sosyoloji tarafı için parmakla gösterebileceğimiz bir metin daha oldu.) Alttaki makale başlıklarından genel hatlarını çıkarsayabileceğiniz bu tartışmaları dolaşıma soktuktan sonra şimdi Phoenix Yayınları’ndan beklediğimiz, arayı çok açmadan bununla aynı anda (Aralık 2013) yayına giren diğer cildi de Türkçe’ye kazandırması. İlişkisel sosyolojinin uygulama, empirik araştırma tarafına odaklanan Applying Relational Sociology: Relations, Networks, Society başlıklı derleme de çevrilirse, eşsiz bir başvuru seti ortaya çıkacak. Bu iki ciltle beraber, konunun sadece bir sosyal teori çekişmesinden ibaret olmadığını Türkçe tartışmalarda daha sağlıklı anlatabilir duruma gelebiliriz.

Aşağıya Güney ve Ali’nin “Potansiyel Bir Paradigmaya Doğru: İlişkiselci Bir Sosyolojinin Vaatleri” başlıklı takdim yazısını iliştirdim. İçindekiler listesiyle birlikte bunu pdf olarak okumak isterseniz tıklayın.

İçindekiler

 

Türkiye’deki cari sosyoloji alanının tözcü yatkınlıklarca kuşatılmış olduğu, bugün için gözüpek tüm bilim insanları tarafından kabul edilegelen bir gerçek. Bu edisyonun çeviri editörlerinden birinin de dahil olduğu Tözcülüğün Tasfiyesi‘nden (2012) bu yana değişen pek de bir şey yok. Aksini beklemek de şu an için safdillik olur. Dolayısıyla cepheden saldırı için epeyce çalışmak gerekiyor. Toplumsal varlıkların herhangi bir “asli” manaya sahip olmadığı öncülünün, sosyolojik bir araştırma tasarımının sıhhati açısından ne denli belirleyici olduğunu ikrar etmiş çok az kişi var alan içinde ne de olsa.

Peki, tözcü kavrayış konusundaki ısrarcılığın ardında ne olabilir? Ya da soruyu şöyle formüle de edebiliriz: Ortakduyusal gerçeklik algısını ilga edebilecek ilişkiselci bir yol/yordam neden bu denli güç onaylanmakta?

Tabiî ki birinci ve en temel cevap, Pierre Bourdieu’nün sayısız metinde ifade ettiği üzere, tözcü algının, kullandığımız dile kayıtlı oluşu, ki; bu dil, ilişkilerden ziyade şeyleri, süreçlerden ziyade durumları ifade etmeye uygun. Velhasıl kendisi de toplumsal gerçekliğin parçası ve paydaşı olan sosyolog için evvela yapılacak iş bu algıdan hızlıca kopmak. Sadece zor değil, bir hayli de zahmetli bir meseleden bahsediyoruz. Örneğin ülkemizde kaç sosyolog Expected Miracles: Surgeons at Work‘un (1991) yazarı Joan Cassell gibi neredeyse üç senesini ameliyathane’de geçirebilir ve cerrah figürü etrafında oluşan ortakduyusal takdisi yapıbozumuna uğratır [burada sorun elbette salt allaturca akademisyenimizin tembelliğiyle ve konformizmiyle ilişkili değil, kurumsal tahditlerin pespayeliğini de konuşmak gerekiyor; ama yine de tözcülük sadece bir sosyologun metodolojik zaaflarına değil, kurumun hiyerarşik ve atıl dokusuna da sirayet etmiş durumda şüphesiz]. Kıssadan hissesi masa başından kalkıp ellerimizi mutfakta kirletmek için evvela tözlerin sağladığı rehavetten kurtulmamız gerekiyor. Velhasıl toplumsal gerçeklik tüm kompleksliğiyle öyle kolayca avucumuza alamayacağımız bir akışa sahip.

İkinci cevap ise bizzat kulak şahidi olduğumuz bir “apriorik bilgiçlik”e dair. “Sosyoloji tanımı itibariyle zati ilişkilerle iştigal etmiyor mu, ne gerek var bu neolojizme canım?” ya da “Diyalektik mefhumu var iken ilişkiselciliğe neden ihtiyaç duyuyorsunuz ki?” türünden Marksizan pek çok karşı-çıkış. Netleştirelim: Bir kere bu yaklaşımın sosyal bilimlerde yeni olduğunu söylemek mümkün değil! Marx’tan Simmel’e oradan da Elias’a kadar çoğu ustanın kanonik metinlerinde ilişkisel bakış açısı zaten mevcut. Bourdieu, Tilly, Archer gibi daha yakın dönem ustalarının bu perspektifi vurgulaması ise belki de bir projeden paradigmaya gidişin köşe taşlarını ortaya koyma ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. Her ne kadar metateorik bir konsensüs inşası bağlamında yeterince mesafenin kat edilmediği aşikar da olsa, ilişkiselci sosyoloji tasavvurları arasında bir hemzemin yaratma arzusu bugün dünden daha fazla gündeme geliyor. Ayrıca “ilişkisel” terimi, “diyalektik” teriminin yüklendiği felsefi ve tarihsel arkaplandan ayrışık olması hasebiyle, araştırma sürecinde teknik kullanıma daha müsait.

Türkiye’deki cari sosyolojinin tözcü yatkınlıklara bu denli sıkı sarılmasının ve bunları sürekli yeniden üretmesinin başka nedenleri de var elbette. Fakat işi zora sokan asıl şey, sorunun Türkiye’deki hâkim sosyoloji algısının ve bu algıyı somutlaştıran pratiklerin kendine özgü açmazlarıyla doğrudan ilişkili olması. Bir kere Türkiye’deki sosyoloji tahayyülü, yatkınlıklardan kopuşun temel şartı olan düşünümsellik mevhumundan oldukça uzak. Hal böyle olunca, Türkiye’deki özellikle hâkim sosyoloji tahayyülü ve buna bağlı pratikler metateorik tartışmalara ve dolayısıyla ontolojik dönüşlere çok fazla manevra alanı bırakmıyor. Meseleyi yine Bourdieu’nün ifadesiyle tanımlarsak; sosyologlarımızın, yani toplumsal dünyayı nesneleştirmeyi meslek edinenlerin, kendi kendilerini nesneleştirme yete­neğini çok ender olarak gösterdiklerini söyleyebiliriz. Hatta daha da ötesine geçip, alanı temsil eden –bu tartışmaların çoğundan bihaber-sosyologlarımızın, büyük bir kısmının düşünümsellik şöyle dursun, soyutlanmış deneyimci bir anlayışla, sosyolojiyi anketçilikle eşitleyerek toplum mühendisliğine soyunduğunu, üstelik bunu yegâne sosyoloji pratiği olarak görüp aksini iddia edenlere ısrarla kulak tıkadıklarını bile iddia edebiliriz. Kastedilen bu sosyoloji anlayışı çerçevesinde hangi konuyu ele alırsa alsın sosyoloğun bilim pratiği, seçtiğin bir örneklemden veri topla, bulgularını istatistiksel veriler haline getir, elde ettiğin sonuçları tablolaştırarak özetle mantığına bürünmekte/indirgenmektedir. Teorik bağlamları ve sosyal gerçekliğin gizli yönlerine sirayet edebilme gayesini daha en başından es geçen bu anlayışın haliyle düşünümsellik mevhumunu ya da sosyoloğun kendi pratiklerini değerlendirmesi zorunluluğunu da atlaması boşuna değil. Bu anlayışın Türkiye özelindeki ideoloji bağımlı egemenliği aslında yatkınlıkların kemikleşmesinin de baş müsebbibi. Ortakduyusal (ya da doxa nitelikli) tahayyüller çerçevesinde sürdürülen sosyoloji pratikleri böylece kendini sürekli yeniden üretmeye mahkûm oluyor.

Bu koşullar altında, sosyoloğun araştırma nesnesiyle kendisi arasında kurduğu ilişkiyi nesneleştirmesi anlamına gelen düşünümsellik ya da self-refleksif bilinç canlandırılmadan bütün bunları konuşmak daha en başından beyhude bir çaba gibi görünüyor. Sosyolojiyi toplum mühendisliği olarak kavrayan ve sorun olarak gördüğü her konuyu salt anket tekniğiyle (hatta bazen daha önceki anketlere birkaç soru ekleyerek hazırlanmış anketlerle) analiz etme! becerisini gösteren veyahut sosyoloji yapmayı, hiç alan deneyimi olmadan ya da veri kullanmadan her konuda kanaat üretmek olarak gören sosyologlarımıza ilişkisel sosyolojiyi anlatmak neredeyse imkansızlaşıyor.

Sosyal teorinin toplumsal gerçekliği yansıtması gerektiği kabulünden yola çıkan ilişkisel sosyoloji işte tam da bu türden kemikleşmiş yatkınlıkları kırmak, ortakduyusal karakterli sosyoloji anlayışlarının farkında bile olmadığı açmazları aşmak ve daha önemlisi, bütün bu hengâmede yönümüzü bulmak için bize kavramsal bir alet takımı sunuyor. İlişkisel sosyoloji; kendimizi bulmak, bizi bilimsel kötürümler haline getiren yatkınlıklardan kurtulmak için lazım gelen “ontolojik bir dönüş”ün anahtarı gibi görünüyor.

Gelelim vaatlere. İlki araştırma pratiğine ilişkin. Sosyolojinin asli nesnelerinin [örneğin birey, toplumsal grup ya da kurum] görünür formlarıyla kurulacak dolaysız ilişkiye neşter vurmak suretiyle “ilişkisel perspektif”, toplumsal varlıkların diğer varlıklarla mukayese edildiklerinde bir mana kazanacağı varsayımından yola çıkar. Gözümüzün önündeki apaçık olgulardan ziyade onları farklılaştıran ya da bir araya getiren ilişkilerin yapısına odaklanır. Aranılan/keşfedilecek olan bireyin veya grubun içkin özelliği değildir. Aksine onların ilişkisel bağlarını inşa etmemiz gerekir. Başta da vurguladığımız üzere bu tarz bir düşünme/görme yatkınlığı (a) kapsamlı bir araştırma pratiğini teşvik edecek, (b) sosyologa refleksif bir hassasiyet kazandıracaktır. Nesnenin kimileyin bizi baştan çıkarma gücüne kimileyin de nesneyle denetimsiz ilişki içine girme tuzağına karşı tetikte olmamız araştırma sürecinin en kilit noktasıdır. Bu bağlamda ilişkiselcilik (c) alan içindeki pozisyonumuzu, hislerimizi ya da fikirlerimizi nesneye yansıtma ve böylelikle de ona kısa devre yaptırma faaliyetinden bizi uzak tutacaktır.

Kaynakça

Cassell, Joan (1991). Expected Miracles: Surgeons at Work. Philadelphia: Temple University Press.

Çeğin, G. ve Emrah Göker (2012). Tözcülüğün Tasfiyesi: İlişkisel Sosyolojide Temel Yaklaşımlar. Ankara: Notabene Yayınları.

 

Written by Emrah Göker

21 August 2015 at 18:06

Kürt Sorunu: Vallahi Benim Değil, Senin Sorunun Kardeşim! — Sinan Kadir Çelik

with one comment

 

milliyet-01091984

Memleketimizin, aslını bilmeden, öğrenmeye de hiç mi hiç çalışmadan kanaat sahibi olanların çoğunlukta olduğu bir toplumsal-siyasal dokusu var. Ezberimizi bozmak da namusunu yitirmek gibidir; sürekli aynı teraneyi mırıldanarak tutarlı olmanız zevahiri kurtarmak için yeterlidir ve bu nedenle aslını astarını bilmeden “hakikat bende” edasıyla atıp tutma milli sporumuzdur. Ama merak etmeyin, bu yazı bu tür sorunlu, temellendirilmemiş genellemelerle devam etmeyecek. Ben size bazılarının zaman zaman “en öncelikli meselemiz” dediği, zaman zaman hiç varolmadığını söylediği “Kürt sorunu”nu kitaplara, makalelere başvurarak değil, bizzat yaşadıklarımdan yola çıkarak tarif etmeyi deneyeceğim. Zira  teoride ya da söylemde buharlaşabilen, bulanıklaşabilen mevzular deneyimde, yaşananda, hayatta billurlaşır, açık seçik görünür olur.

Yıl 2004-2005, o yıllarda ODTÜ Felsefe’de asistanım ve asistanlık maaşıyla geçinmek pek kolay olmadığından ek işler yapıyorum. Bunlardan birisi ÖSYM’nin yılda bir ya da iki kere olan, yarım maaş kadar bir ücreti üç gün uykusuzluğun sonunda alabileceğiniz bir iş, adı evrak bekçiliği. Görevimiz şu: O dönemki adını hatırlamadığım “Üniversiteye Giriş Sınavı” sorularını taşıyan kamyon gelir; tutanakla bize ve polislere teslim edilir. Soru kitapçıkları sınav sonunda kamyona yüklenene kadar bu bekçiliğimiz devam eder. Bu ek iş zordu; ama hem ücreti iyiydi ve hem de hiçbir şekilde gidemeyeceğim yerlere gitmemi sağladı. İlk görev yerim Şırnaktı; Gabar dağının karşısında bir okulda polislerle birlikte  “aman sorulara bir şey olmasın” nöbetimizi  tutarken dağdan feci çatışma sesleri yükseliyordu; fakat işte biz mangal yapıyorduk polis arkadaşlarımızla. Onlar için sıradan bir durum, ben ise halen havai fişek gösterisi gibi çatışma seyirli mangalın etik sorgulamasındayım. Ama anladım,  hepsi o kadar bezmiş ki hayattan. “Eskiden işim vardı, battı, iş de bulamadım; güvenceli falan diye mecbur, ne yapalım” diyen mi dersin, “abi burada at izi it izine karışmış, kimle neden savaşıyoruz belli değil” diyen mi dersin,  “başa gelen çekilir” mi, hepsi dertli, yoksulluktan mecburi polis olmuş Anadolu çocukları aslında. Konuşursanız, “çocukken oyuncak silahlarla oynamayı severdim; bir de bizim mahallede bir polis abi vardı, o hep bana sakız verirdi” gibi sevimli hikayeler anlatmıyorlar.  Hepsi insan yahu, mecbur buradalar; kimse aslında “gideyim de üç beş PKK’lı öldüreyim”in hayali peşinde değil, hepsinin uzakta özlediği var; “nereden düştüm bu cehenneme?” diyorlar. Mecburi hizmetlerinin sağsalim bitmesi için gün sayıyorlar, dua ediyorlar. Yaşadıkları, tanık oldukları inanılmaz olayları anlatıyorlar. Yürek burkucuydu o polislerin hikayeleri, üzüldüm birlikte onlarla bahtsızlıklarına, yaşadıkları dramlara.

Fakat daha  üzücü olanına sanırım henüz tanıklık etmemişim. O dönem çok sigara içiyordum; zaten nöbetteyiz uyumamız gerek, hem nöbet arkadaşıma hem bana sigara almam lazım. Polis arkadaşlar, “hocam biz alırız” dediler; dedim ki “en azından biraz yürümüş olayım, iki gündür tıkıldık buraya, kendi işimi yaptırmayı da sevmem, gidip alayım işte.” “Tamam” dediler, “ama yanınıza iki koruma vermemiz lazım.” “Olur” dedim, zaten bakkal yakın, çıktık beraber iki tane tam teşekküllü donanmış polisle, yakın korumadalar. Sigara alacağımız yere geldik, baktım yan yana iki bakkal, ben konumu itibarıyla daha yakın olanına yöneldim doğal olarak; ama koruma arkadaşlarım dedi ki, “hocam, o bakkaldan değil yanındakinden alın.” “Neden?” diye sordum; yanıt geldi: “Bu PKK’lı, diğeri bizden.” Yanyana iki bakkal, biri öyle diğeri böyle. “İyi tamam. Ama sizle birlikte girmeyeyim; dışarda durursanız daha iyi olur,” dedim. “Tamam” dediler ve girdim “bizden” olan bakkala.

Bakkaldaki amcaya ben oraya varmadan haberim gitmiş zaten: “Hoş geldiniz hocam, buyrun oturun, bir çay için.” “Yok hayır” diyorum, “sigara alıp gidecektim.” Fakat mümkün değil, ısrarlar başlıyor; zaten o arada bir genç mevcut çayı döküp yenisini demlemek üzere faaliyette. “Tamam o zaman, bir çay içeceğiz.”  Böylece muhabbet başlıyor; çayı koyan amcanın oğlu, 20’li yaşlarda, Türkçe pek bilmiyor; ama MHP’li olduğunu, koruculuk yaptığını, aslında Türk olduğunu söylüyor yarı Kürtçe karışık, ağır aksanlı Türkçesiyle.  “Peki amca dedim, kaç tane daha çocuğun var, diğerleri ne yapıyorlar?” Aldığım yanıt şok ediciydi: “Valla hocam, üçü dağdadır; ahan ikisi de böyle.” İnanamadım, “nasıl yani, üç oğlun dağda, ikisi korucu?” Amca ne dese beğenirsiniz: “ne yapalım hocam, iş yok, memleket tıne, gerisini sen düşün.”

Gecenin bir yarısı alacağım sigara adedini arttıran bir trajedi tokat gibi vurulmuştu yüzüme. Bir de “gerisini düşünme” görevi verildi. Evet, amca kızlarını çocuktan saymadığı gibi aslında bizzat kendi erkek evlatlarının birbirine silah sıktığını söylüyordu.

Ve ne yazık ki bu bizzat tanıklık etmiş olduğum tek trajik hikaye değil. Daha sonra dinleyecek olduğum daha ağırlarının başlangıcı olabilir. Amacım trajik olanı daha da trajikleştirmek olmadığı için yalnızca yukarıdaki babanın bu durumdaki tek baba olmadığını söylemenin yeterli olduğunu düşünüyorum; ben size daha yenilir yutulur olan tanıklıklarımdan söz edeyim. Mesela bir çobana soruyorum sosyolojik araştırma gereği, “ne kadar vergi veriyorsunuz?” diye, “valla üç koyun PKK’ya, beş koyun TSK’ya, böyle geçiniyoruz.”  Yine soruyorum çobana, “bölgedeki hayvancılığın durumu, iş sorunu nedir?” Diyor ki: “Hayvanlar mayınlara basıp ölüyor. Geçen hayvanlarını mayın tarlasında bitiren çoban arkadaşım dağa çıkmış diye duydum, mecbur. Büyük kente gitsen amele olacaksın, bir de orda Kürde kötü bakıyorlarmış, iş bulması da zormuş. Dağa çıkarsan PKK besler; TC’ye yanaşırsan korucu olursun; maaşlı hem.”

Ilısu Barajı yapılırsa büyük miktarda toprakları sular altında kalacak olan, bundan dolayı epey yüklü miktarda para alması mümkün olan ağa, beni gerçek bir ağa sofrasına oturttuktan, bir güzel doyurduktan sonra soruyor: “Peki hocam, diyelim ki kente gittim; bir iş hanı aldım, çok param var. Peki, şu sofradakileri orada yiyebilir miyim?” Ne diyeyim, elimi sürdüğüm herşeyin tadı hala ağzımda bir şekilde,  tabii ki net bir biçimde “hayır” dedikten sonra söylüyor: “Benim atalarım hep burada doğdu, burada öldü. Hepsi de uzun ve sağlıklı yaşadı. Ben de burada ölmek istiyorum. Buralar sular altında kalırsa ölecek yerim de yok, yiyecek yemeğim de. Kenttekiler hep mutsuz; erken öldü hep daha önce göçenler. Ölmeden mezara koyacaksınız beni. Yapacaklar mı gerçekten bu barajı sizce?”

Dolayısıyla Kürt sorunu denince benim aklıma geçim sıkıntısı nedeniyle dağa ve devlete çocuk gönderen babalar, PKK ve TSK’ya koyun olarak vergi ödeyen, hayvanlarını mayın tarlasında yitirdikten sonra dağa çıkan çobanlar,  ağa ya da amale olarak mecburi göçe zorlanmış, ölmeden önce gömülmüş insanlar geliyor. Bölgede konuştuğum neredeyse tüm Kürt vatandaşlarımız terör belasının tam göbeğinde yaşamaktan fevkalade bezmiş, yaşadıkları güne şükreder duruma gelmiş. Ölesiye barışı arzuluyorlar. Normal bir gün yaşamak olmuş neredeyse tek hayalleri. “Şu beladan bir kurtulsaydık,” hepsinin en içten temennisi bu. Ama devlet ne yapmış? Bölgeye en büyük yatırımını karakol ve cami olarak yapmış; terörle mücadele diye “kurunun yanında yaş da yanar” hesabıyla tarümar etmiş etrafı, mevcut iş olanakları olan tarım ve hayvancılığı da bitirince mecburi büyük kent, inşaat sektörüne ucuz işgücü olmuş istikamet. Fakat oraya gitsen de Kürt sorunu yine bitmiyor; bir de üç kuruşa yaşadıkları binaları güvencesiz bir biçimde çalışarak inşa ederken bu kişilerin “burayı da hep Kürtler bastı canım” aşağılamalarına maruz kalıyorsun sürekli, üvey evlatsın, potansiyel teröristsin her zaman hem devlet söyleminde, hem gündelik hayatta.

Dağa çıkma, meclise girme, kente gelme. Kürt vatandaşlarımıza çözüm önerimiz bu; ama aslında şunu yapmak istiyoruz: Bütün Kürtleri öldürürsek Kürt sorunu kalmaz. Bugüne kadar bu coğrafyaya hınçtan başka bir şey ekmeyenler karşılığında hınçla karşılaşınca şaşıyorlar; bir türlü anlayamıyorlar karşılaştıkları durumun kendi yapıp etmelerin doğal sonucu olduğunu. Başta söylediğimi yineleyeyim: Bana kulaktan dolma konuşmayın, ilkokulda söyleyegeldiğiniz “gitmesek de görmesek de bizim köyümüzdür” şarkılarıyla da gelmeyin. Önce bana şunu söyleyin, sonra belki konuşuruz: Ben bakkal amcaya ne diyeceğim,  çobanımıza, ağamıza, ırgatımıza, amelemize ne söyleyeyim? “Kürt sorunu Kürtlerin sorunudur; Allahtan anadan babadan Çerkezim, şu Türklerle aranızdaki sorunu çözeydiniz, biz de iki rahat nefes alacaktık” mı? Yoksa “başa gelen çekilir” mi? “Allah kolaylık versin” mi? “Devletimiz büyüktür, bir gün muhakkak bu sorunu çözecektir; sabrınız bol, sonunuz hayırlı olsun” mu? “Ne mutlu Türküm diyene de, olsun bitsin bu iş” mi? Ya da iyisi mi şöyle diyeyim: “Bu vallahi benim sorunum değil, senin sorunun kardeşim, ben mi dedim sana Kürt bir çoban olarak Şırnak’ta yaşa diye! Rabbine sığın, kaderine razı ol, yaşıyorsun ya işte, şükret; her şeyi devletten bekleme.”

Written by Emrah Göker

12 August 2015 at 22:25

“Tedrisi Enkaz” Olarak Meslek Liseleri

leave a comment »

Aşağıya aktardığım kısa değiniyi Koç Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden eğitim sosyoloğu dostum Çetin Çelik’le birlikte Eğitim Reformu Girişimi’nin bloğu için bir süre önce yazmıştık; web sitesi elden geçiriliyordu, ancak dün yayına girdi, şurada. Çetin yaklaşık 3 yıldır İstanbul’da yazıda bahsettiğimiz okullarda etnografik bir çalışma yürütüyor. Araştırmasının ilk bulgularını daha ayrıntılı bir şekilde Cogito için derlediğimiz Bourdieu dosyasına verdiği makalede tartışmıştı (“Sosyal Sermaye, Ebeveyn Ağları ve Okul Başarısı“). Yazının sonuna ayrıca Çetin’in yaptığı bir sunumun videosunu ekliyorum. Bu blogta eğitim ve eşitsizlikler konusunda yazdığım birkaç şeye şu etiketle bakabilirsiniz.

Meslek liselerine ilişkin az sayıdaki araştırma bu okulda okuyan öğrencilerin diğer okul türlerine kıyasla sınıfsal açıdan en dezavantajlı olduğunu gösteriyor: Ebeveynlerinin eğitim ve gelir seviyeleri düşük, haneleri kalabalık. Eğitim sistemine girdikleri noktada, kültürel ve ekonomik sermayesi daha fazla olan ailelerin çocuklarına kıyasla aşmaları gereken daha fazla engel oluyor. Temel eğitimin sonunda yapılan yerleştirme sınavları aracılığıyla Türkiye’deki sistem bir biçme makinası gibi çalışıyor; akademik başarısı düşük ve yoksul çocuklar meslek liselerinde toplanıyor. MEB istatistiklerine göre 2012-13 eğitim-öğretim yılında ortaöğretimdeki öğrencilerin neredeyse yarısı (% 47) mesleki ve teknik okullara kayıtlıydı. 2014 LYS sonuçlarına göre fen liselilerin Matematik-Fen puan ortalaması 373, meslek liselilerinki 172 idi. 2012 PISA sonuçlarına bakıldığında da bu eşitsiz durum pekişiyor: ERG’nin Eğitim İzleme Raporu 2013 çalışmasında, meslek liselilerin neredeyse hiçbirinin 5. ve 6. seviyede matematik bilmediği not ediliyor. Genç yetişkinliğe ilerleyen bu kesimin sınıfsal yeniden üretimi, iş piyasasının en düşük gelirli, güvencesiz veya düşük kaliteli işlerine yönlendirilmeleriyle devam ediyor.

Grafik 1 – Sosyoekonomik Duruma Göre Öğrencilerin Matematik Yeterlik Düzeyleri Arasında Dağılımı, 2012

mat-yeterlik-1

Grafik 2 – Ortaöğretimde Devam Ettikleri Program Türüne Göre Öğrencilerin Matematik Yeterlik Düzeyleri Arasında Dağılımı, 2012

Meslek lisesi öğrencilerinin akademik performanslarını sadece aileleri üzerinden açıklayamayız. Okul da, kaynakları ve ilişkileriyle öğrenciye aile ve mahallesinde erişemeyeceği imkanlar aktarır. Bu kısa değinide, saha çalışmaları Çetin Çelik tarafından sürdürülen bir araştırmanın bulgularına referansla, Türkiye’de meslek liselerinin, öğrencilerin sosyoekonomik güzergahını nasıl etkilediğine dair bir tartışma önermek istedik. Çelik, İstanbul’da dezavantajlı hanelerin yoğun olduğu bir semtte biri meslek lisesi, biri genel lise olan iki okulda dört yıllık karşılaştırmalı bir çalışma yürütüyor. Her iki okul türünde, 10. sınıfın hemen başında seçilen bir grup öğrenciyi iki yıl takip etti ve “okul fırsat yapısı”’nı mercek altına aldı. “Okul fırsat yapısı” ile kastettiğimiz, öğrencilere başarı için gereken kaynaklara erişimi şekillendiren, okulla bağlantılı yapı ve pratikler. Örneğin okuldaki öğrenci profili, farklı bölüm ve programlara ayırma, öğretmen motivasyonu, akran grup oluşumu, gizli müfredat gibi konular bu fırsat yapısının unsurları.

Meslek liselerinde 9. sınıfta farklı programlara ayrışma okul fırsat yapısının belki de en önemli unsuru. Bu keskin ayrışma öğrencilerin programlar arası arkadaşlık kurmalarını engelliyor, tek bir bölüm içinde sosyalleşmelerine neden oluyor. Uzun vadede bu, öğrencinin sosyal sermaye gelişimini kısıtlıyor. Programlara ayrıştırma eşitsiz toplumsal cinsiyet rollerinin yeniden üretimini sağlıyor. Örneğin, meslek lisesinde 9. sınıfın sonunda yapılan yerleştirme sınavı puanına göre farklı program türlerine dağıtım yapılması gerekirken, kız öğrencilerin, yüksek notlarına rağmen “kızlar için uygun olan programlara” yönlendirildiği görülüyor.

Diğer taraftan düz lisede programlara ayrışma yok. Öğrenciler seçtikleri derslerin türlerine göre sözel, sayısal, eşit ağırlık ve dil gibi alanlarda gruplanıyor ve son sınıfta bile ders seçimlerini değiştirebiliyorlar. Düz lisedeki öğrenciler hangi derslerin ne amaçla seçilmesi gerektiği hakkında okulun kendilerini yeterince bilgilendirdiğini, yönlendirdiğini düşünüyorlar. Girebilecekleri üniversiteler ve bölümler konusunda meslek liselilerden daha fazla bilgiye sahipler.

Çalışmanın ikinci safhasında aynı öğrencilerle 11. sınıfta görüşüldüğünde, okul fırsat yapısının geçen zaman içinde daha çok içselleştirildiği gözlemleniyor. Örneğin 9. sınıfta ayrıştıkları program türünden memnun olmayanlar program değiştirme umutlarının azalmasıyla özgüven kaybı yaşıyorlar. Okul aidiyetleri zayıflıyor, yabancılaşıyor, okulun faydasızlığını daha çok vurguluyor, seçtikleri programın kendilerine nasıl bir çalışma geleceği hazırladığını bilmiyorlar. Aldıkları mesleki derslerin muhtemel kariyer patikalarıyla bağlantısı olduğuna inanmıyorlar. 11. sınıfta okulu terk eden meslek liseliler bulunup görüşüldüğünde, memnuniyetsizliğin başarıyı azalttığı ve “disiplinsiz” davranışı artırdığı anlaşılıyor.

Etnografik çalışmadan birkaç bulgu daha aktarabiliriz. Meslek lisesi müfredatı daha “militer” değerleri vurguluyor: dakiklik, uysallık, otorite, erkeklik… Meslek lisesinde öğrencilerin kimliklerini turnikede okutarak okula girmesi isteniyor ancak öğrenci sayısının fazla olması bunu engelliyor. Meslek lisesi çok kalabalık olduğu için güvenlik “askeri mükemmellikte” sağlanamıyor. Böyle bir güvenlik yaklaşımı olmayan düz lisede, öğrenciler başarılarını sınav puanları ve müfredat dışı etkinlikleriyle tanımlarken meslek liseliler başarılı olmayı disiplin kurallarına uymakla bağdaştıran bir çerçeveden konuşuyorlar.

Çalışma kapsamında öğrencilerle ilgili disiplin dosyaları incelendiğinde iki okul türü arasındaki fark daha da keskinleşiyor: Meslek lisesi dosyalarında öğretmene saldırma, kadın öğretmeni tehdit, uyuşturucu kullanımı, kız öğrencilere taciz, yaralamayla sonuçlanan kavga gibi olaylar sık görülürken, düz lisedeki olaylar ağırlıklı olarak sigara içme, ders düzenini bozma, uygunsuz okul kıyafeti ile sınırlı.

Düz liselilere kıyasla özellikle erkek meslek liseliler daha agresifler, kızlara nasıl “doğru dürüst kız olmak gerektiği” ile ilgili dersler vermeye daha meraklılar. Erkek ve kadın öğretmenlerle yapılan görüşmeler de, çoğunun eşitsiz toplumsal cinsiyet rollerini pekiştirici, bu rolleri teşvik edici yatkınlıklara sahip olduğunu gösteriyor. Bu anlamda öğrencilerin davranışları ile gizli müfredat arasında meslek liselerinde çok açık ilişkiler bulunduğunu düşünüyoruz. Diğer yandan meslek liselerindeki bu duruma tepkisel olarak otorite-sevmez bir altkültür de, öğretmenlerin neredeyse “kültürel ırkçı” önyargılarıyla pekişerek, ortaya çıkıyor: Alkol ve sigara (ve bazı durumlarda diğer bağımlılık yaratıcı madde) kullanımı, “okulu kırma” sıklığı ve diğer türlü “sapkın” davranışların meslek liselerinde daha yaygın oluşu, öğrencilerin itildiği sinizmle doğrudan ilişkili. Üniversiteye girme şanslara daha yüksek olan düz liselilerde ise karşılaştırmalı olarak okul otoritesiyle daha barışık bir öğrenci kültürü var ve 12. sınıfta üniversite sınavı yaklaştıkça bu kültür sıkılaşıyor.

Üniversiteye hazırlık konusunda da iki okul türünün sunduğu fırsat yapısındaki eşitsizlik göze çarpıyor. Dershaneye giden veya özel ders alan düz liseliler için destek eğitimi ile müfredat arasındaki uyuşma çok daha fazla ve sınavdaki şanslarını artırıyor. Meslek liseliler için ise destek eğitimi çoğunlukla meslek eğitim müfredatından uzaklaşmak demek. Özetle, 9. sınıftaki katı program ayrımı hem onların uyumsuz, “sapkın”, olumsuz önyargılarla işaretlenmiş yatkınlıklara yönelimlerini güçlendirici, hem de istihdama geçiş patikalarında onları düşük gelirli, düşük kaliteli işlere hapsedici bir etkiye sahip. Meslek liselilerin sınıfsal yeniden üretimi bu yüzden çok daha belirgin çalışıyor.

Devam eden bu etnografik çalışmanın bulgularından tartışmasız genellemeler yapmamız mümkün değil elbette. Ancak meslek liselerinin mevcut durumda, ortaöğretim öğrenci nüfusu içinde dışlanmış bir tür “dokunulmazlar” kastının işgücüne arzını sağlayan bir yapısı olduğunu düşünüyoruz. TEOG’un meslek liselerinin profilini yükseltip yükseltemeyeceği tartışması bir tarafa, Türkiye’deki eşitsizlik rejiminin sürdürülmesi açısından meslek liselerinin oluşturduğu “tedrisi enkaz”ın bir işlevi var. Fransız sosyal bilimci Pierre Bourdieu, Jean-Claude Passeron’la birlikte 1970’te yayımladığı, bugün eğitim sosyolojisi alanının klasikleşmiş bir çalışması olan Yeniden Üretim’de[1]  bu işlevin bir boyutuna işaret eder: Liyakat görünümlü ortaöğretime giriş, üniversiteye giriş gibi sınavlarla tedrisi sistem içinde daha uzun süre tutulan öğrencilerin sınıfsal elemesi, zamana yayılmış olur ve elemenin eşitsizliği yeniden üretici niteliği gizlenir. Meslek liseleri de, sosyoekonomik açıdan dezavantajlı ailelerin çocuklarının düşük gelirli, düşük kaliteli istihdama geçişini birkaç yıl daha geciktiren bir “barınak” gibi duruyorlar.

[1] Bourdieu, P. (2015). Yeniden Üretim. İstanbul: Heretik Yayınları

Written by Emrah Göker

05 August 2015 at 21:39

Sosyolojide nasıl başarılı olunur?

leave a comment »

bearmanVaktiyle öğrencisi olma şansını yakaladığım, ABD’de analitik sosyoloji ekolünün araştırma gündemi belirleyici isimlerinden Peter Bearman’ın bir mülakatını gördüm, şurada. “İlişki” nedir, “ağ” nasıl çalışılır, “olay” neye denir, “vaka” nasıl inşa edilir, bunları merak edenleriniz varsa, kendisini soruşturun, çalışmalarına göz atın. Bearman’ın sosyoloji bilimine (aslında sosyoekonomik bilimlerin geneline demek lazım) en büyük katkısı, merhum Richard Udry ile tasarladığı Boylamsal Ergen Sağlığı Ulusal Araştırması (National Longitudinal Study of Adolescent Health). Bu araştırma bulgularından kurguladığı “sosyal cinsellik örüntüleri” analizi işiyle alanda muteber araştırmacılardan biri haline geliyor. Konuyla ilgilenmiyorsanız, “yok ben nicel değil nitel çalışırım” derseniz bile, “sosyolojide bilimsel makale nasıl yazılmalı” konusunda bir ders için James Moody ve Katherine Stovel ile birlikte yazdığı 2004 AJS makalesini açın okuyun derim: “Chains of Affection: The Structure of Adolescent Romantic and Sexual Networks”.

Bearman’ın mülakatında bir soru var, verdiği cevabı meslekle uğraşanlar için değerli ve evrensel buldum.

Soru: Yeni doktora öğrencilerine ve yardımcı doçentlere sosyolojide nasıl başarılı olunabileceği konusunda ne söylerdiniz?

Bearman: Herşeye bilinçli olarak tersinden bakmayı öğren. Mesela, bir trafik sıkışıklığı gördün. Bu olgu bir başka yerde sürücüler serbest demek, bunu düşün. Gece uyuyorsan, uyuyabilmeni sağlamak için uyanık kalan insanları düşün. Eğer insanlar arasında bir ilişki göremiyorsan ilişkileri yasaklamaya ne kadar enerji harcandığına kafa yor, vesaire. Sonra: çocuk yap, hayattan zevk al, edebiyat okumaya zaman ayır, edebiyat okumadığın zaman sosyoloji dışında okuma yapmaya çalış. İnsanların yapman gerekenler hakkında ne düşündüklerini ipleme. Disiplinin encamını kafaya takmak; kim başarılı kim değil merak etmek; dostlarını görmek için değil de “yapman beklenen” bu olduğu için Amerikan Sosyoloji Derneği toplantılarına katılmak gibi gereksiz faaliyetlerden kaçın. Tedbir konusunda itibarını geliştir, bahçenle uğraş, televizyondan uzak dur ve sırf emniyetlidir diye emniyetli projelerde çalışma… Kuramsallaştırmaya her zaman kendi tecrübemizden başladığımız için, öğrencilerime ve dostlarıma hep bunları söylerim. Bence başarılı olan insanlar iyi – iki yönlü -[*] projeleri olan ve disiplin dışındaki insanların da gerçekten ilginç bulacağını tahayyül edebildikleri bilmecelerle uğraşan kişiler. Çok fazla öğüt vermemeye, daha ziyade işe yaradığına inandığım şeyleri modellemeye çalışırım. En nihayetinde bu da şundan ibaret: Risk al/dene, işe yaramazsa sosyolojiden daha önemli olan, düşünecek daha fazla şeyin olacak.

[*] Bearman burada “iki yönlü/kuyruklu” (two-tailed) araştırma fikri tabirini kullanıyor, mülakatta daha önce açıkladığı kadarıyla şu demek: Birincisi, araştırma bilmecesinin, bulduğumuz cevap ne olursa olsun ilgi çekici olması. İkincisi, konuya araştırmacının metodolojik (veri yapılarını inşa etme vb. açılardan) hakimiyeti. Bölümlerde yeni alınacak sosyologların verdiği iş konuşmaları (“job talk”) sırasında çalıştırılan kimin bilmecesi iyi, kim işini iyi yapıyor filtrelerinden biri bu sınama. İstatistikteki anlamlılık testine gönderme.

[çalışmayabilir, yeter ki dene]

 

 

Written by Emrah Göker

14 July 2015 at 17:02

Posted in 11- Araştırma Notları

Tagged with

%d bloggers like this: